Enerji hatları drone ile kontrol ediliyor

Enerjisa Dağıtım Şirketleri Başkent EDAŞ, Ayedaş ve Toroslar EDAŞ, daha kaliteli, kesintisiz ve sürdürülebilir enerji için drone filosunu büyütüyor.

Geniş faaliyet sahasındaki 140’tan fazla drone ve 400’e yakın drone operatörü ile faaliyet gösteren şirket, en zorlu coğrafyalarda bile arıza sürelerini kısaltarak, hizmet sürekliliği ve kalitesini artırmayı başardı. 14 ilde faaliyet gösteren şirket sorumluluk sahasındaki ormanlık alanlarda aktif olarak kullandığı drone teknolojisi ile enerji nakil hatlarını 7/24 havadan izliyor

Drone teknolojisi ile arızaların tespiti, havai hat analizleri, kırık ekipmanların görüntülenmesi ve kaçak elektrik kullanım tespiti gibi pek çok görevi yerine getiren şirket, dağlık alanlar, ulaşımı zor kırsal bölgeler, ormanlık alanlar ve afet bölgeleri gibi kritik noktalarda enerji kesintilerine daha hızlı müdahale imkanına kavuşuyor. Drone teknolojisi sayesinde elektrik dağıtım şebekesinin işletme ve bakım süreçlerinde operasyonel verimlilik büyük oranda artarken, iş sağlığı ve güvenliği ile çevresel sürdürülebilirlik alanlarında önemli iyileştirmeler yapılıyor.

2025 yılı itibarıyla Başkent EDAŞ, AYEDAŞ ve Toroslar EDAŞ bölgelerinde toplam 141 adet drone aktif olarak sahada kullanılırken, aynı zamanda 393 saha çalışanı İHA-1 sertifikası alarak drone kullanımında yetkilendirildi. Diğer yandan Enerjisa Dağıtım Şirketleri drone filosunu büyütmek ve İHA-1 sertifikası olan personel sayısını artırmak için çalışmalarına devam ediyor.

Prostat kanserinden korunmanın yolları!

Ülkemizde her 8 erkekten 1’inin yaşamı boyunca karşılaşabileceği prostat kanseri, günümüzde erken tanı yöntemleri ve yenilikçi tedaviler sayesinde tamamen iyileşme sağlanabilen bir hastalık haline geliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, “Prostat kanserinin tedavisinde özellikle robotik cerrahi ve yeni nesil ilaçlarla birlikte hastaların yaşam kalitesi korunurken sağkalım süreleri de uzuyor. Ancak tedavinin başarısında erken tanı kritik önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, 1-30 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Eylül Prostat Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada, prostat kanserinden korunmanın yollarını ve en güncel tedavi yöntemlerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Sinsice gelişerek erken dönemde herhangi bir belirti vermeyen, ileri evrede ise idrar yapmada güçlük, sık idrara gitme, kemik ağrıları ve kilo kaybı gibi şikayetlere yol açan prostat kanseri son yıllarda giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Minimal İnvaziv ve Robotik Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rıza Kural, dünya genelinde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olan prostat kanserinin, ölüm nedenleri arasında beşinci sırada yer aldığını belirterek “Prostat kanserinde erken tanı kritik önem taşımaktadır. Özellikle ailesinde baba veya kardeşinde prostat kanseri olanların ve meme kanseri öyküsü bulunanların genetik riskten dolayı 40 yaşından itibaren, aile öyküsü olmayanların 50 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak PSA (prostat spesifik antijen) testi ve mutlaka parmakla muayene yaptırması gerekir. Çünkü her PSA yüksekliği kanser varlığı anlamına gelmediği gibi, az sayıda da olsa PSA’ı çok üretmeyen saldırgan kanserler de vardır. Bu nedenle parmakla prostat muayenesi çok önemlidir” diyor.
Prostat kanserinden korunmak için!
Prof. Dr. Ali Rıza Kural prostat kanserinden korunmak için basit ama etkili önlemler alınabileceğini belirterek, bunların başında yağdan fakir beslenme, düzenli sebze ve meyve tüketme, süt ve süt ürünlerini aşırı tüketmeme, bol sıvı alma ve egzersiz yapmanın geldiğini söylüyor. Prostat kanserinden korunmada herhangi bir vitamin veya ilacın faydası olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kural, özellikle son yıllarda vitaminlerin sıkça gündeme geldiğini, buna karşın yapılan çalışmaların prostat kanserinde vitamin kullanımının herhangi bir faydasının olmadığının kanıtlandığını belirtiyor.
Prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemler
Prof. Dr. Ali Rıza Kural, prostat kanseri tedavisinde en güncel yöntemleri şöyle anlatıyor;
• Robotik cerrahi
Prostat kanseri tedavisinde altın standart haline gelen robotik cerrahi, hem tümörün çıkarılmasında hem de idrar tutma ve cinsel fonksiyonların korunmasında açık cerrahiye oranla daha yüksek oranda başarı sağlıyor.
• Fokal Tedaviler
Tümörün bulunduğu bölgeyi hedef alan fokal tedavi yöntemleri, kriterlere uygun hastalarda son yıllarda daha sık kullanılıyor. HIFU (yüksek yoğunluklu odaklanmış ultrasonla uygulanan tedavi), Kriyoterapi (tümörlü bölgenin dondurulması) ve Nano-knife (elektrik darbeleriyle kanserli tümörleri yok eden teknik) öne çıkıyor.
• Işın tedavisi (Modern radyoterapi)
Günümüzde prostatın odaklandığı ve çevre dokuların korunduğu radyoterapi teknikleri kullanılıyor. MR Linac ve SBRT sayesinde radyasyon, prostat bölgesine daha güvenli şekilde yönlendiriliyor.
• İleri evre tedaviler
Metastatik prostat kanserinde yeni nesil ilaçlar yaşam süresini uzatıyor. Hormon tedavileri, hedefe yönelik ilaçlar, radyoaktif tedaviler ve immünoterapiler prostat kanserinde sağkalım süresini uzatıyor ve hastaların yaşam kalitesini artırıyor.

Ülkemizde yaygın görülen ama önemsenmeyen sorun: Kalp çarpıntısı!

Ülkemizde yaygın bir sorun olan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kalp çarpıntısı; kalp yetmezliği, inme veya ani kalp durması gibi ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısının ihmale gelmez bir sorun olduğunu, ancak toplumumuzda çoğu kişinin, bu şikayeti çoğunlukla önemsemeyip, geçici bir durum sandığını belirterek “Bazı aritmiler zararsız olsa da, yalnızca stres ya da heyecandan kaynaklanmaz, kalpte ritim bozukluğu gibi altta yatan ciddi nedenler de olabilir. Bu nedenle çarpıntı şikayeti önemsenmeli, uzman bir aritmi merkezine başvurulmalıdır. Tedavi planı, kişiye özel yapılmalıdır” diyor.

Erken tanı ve doğru tedaviyle pek çok çarpıntının kalıcı olarak kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge, ritim bozukluklarının tedavisinde ise, kardiyoloji alanındaki modern yöntemlerden biri olan ‘ablasyon’un öne çıktığını söylüyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalp çarpıntısına yol açan etkenleri sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kalbin normalden hızlı ya da düzensiz atması olarak tanımlanan kalp çarpıntısı, genetik etkenlerin yanı sıra sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da etkisiyle ülkemizde giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge, kalbin hızlı, düzensiz, tekleme veya “kuş kanadı çırpması” gibi hissedilmesine neden olan kalp çarpıntısına bazı durumlarda göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi, bayılma, çabuk yorulma ve huzursuzluk gibi şikayetlerin de eşlik ettiğini belirterek “Acil değerlendirilmesi gereken durumların başında; şiddetli göğüs ağrısı, bayılma, ani nefes darlığı, konuşma bozukluğu veya felç bulguları ile gelen çarpıntı yer almaktadır” diyor. Çarpıntı sorunu yaşayan kişilerin kendi kendine teşhis koymak yerine, mutlaka bir kardiyoloji uzmanına başvurması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Bilge “Erken teşhis ve doğru yöntemle hem kalp sağlığını korumak hem de yaşam kalitesini yükseltmek mümkün olabilmektedir” diyor.

Kalp çarpıntısını tetikleyen etkenler!

Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Bilge Kaya kalp çarpıntısının en sık tetikleyicilerini şöyle sıralıyor;

  • Aşırı kafein (çay, kahve, enerji içeceği) tüketmek
  • Uykusuzluk
  • Stres, anksiyete
  • Alkol, sigara vb zararlı maddeler
  • Yoğun egzersiz
  • Kansızlık
  • Tiroid bozuklukları
  • Gebelik
  • Bazı ilaçlar ve uyarıcı haplar
  • Elektrolit dengesizlikleri (vücutta su ve tuz dengesizliği)

Altta kalp hastalığı mı yatıyor yoksa başka bir sorun mu?

Kalp çarpıntısına yönelik tanıda muayene ve hasta öyküsünün önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Bilge şöyle konuşuyor: “EKG çarpıntı esnasında yakalanırsa en değerli testtir. Ritim izleme (24-48 saatlik holder, 7-14 günlük patch kayıtları, olay kaydedici veya nadir ataklar için implant edilebilir loop kayıt cihazı ile akıllı saat/telefon uyarıları yararlı ipucu olabilir ama tek başına tanı koydurmaz), Ekokardiyografi, Kan Testleri (Tiroid, elektrolitler, kansızlık vb), Efor testi ve gerektiğinde ileri testler yapılarak aritminin tipini kanıtlanmalı, altta yatan kalp hastalığı olup olmadığı saptanmalı ve kişiye özel olarak en uygun tedavi planlanmalıdır.”

Modern sistemler 3 Boyutlu haritalama!

Kalp çarpıntısının en yaygın nedenlerinden biri olan kalpte ritim bozukluğuna karşı ilaç tedavisinin, bazı hastalarda yeterli veya geçici çözüm olabildiğini belirten Prof. Dr. Bilge “İlaçlara rağmen çarpıntısı süren veya ilaçlara tolerans gösteremeyen hastalar başta olmak üzere bazı kişilerde ‘kalpkateter ablasyon’ denilen ablasyon tedavisinin uygulanması gerekiyor. Kateter ablasyonu, ritim bozukluğunun kaynağını kalpte hedefleyerek ısı (radyofrekans) veya soğuk (kriyoterapi) ile ortadan kaldıran girişimsel tedavidir. Birçok aritmide kalıcı çözüm sağlayabilir” diyor. Yöntemin, sedasyon altında yapıldığını yani hastanın bilincinin açık olduğunu ancak ağrı hissetmediğini kaydeden Prof. Dr. Ahmet Kaya Bilge “Bu yöntemde modern sistemler ve 3 Boyutlu haritalama ile radyasyon maruziyeti oldukça düşüktür; bazı işlemler X ışını kullanmadan yapılabilir. Çoğu hasta 2–3 gün içinde işe döner ama kompleks işlemlerde süre uzayabilir. Bazı aritmilerde tekrarlama olabilir, bu durumda yeniden ablasyon veya ilaç düzenlemesi gerekebilir” diye konuşuyor.

Ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite hastası!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “modern çağın salgını” olarak tanımlanan obezite son yıllarda dünya genelinde hızla yaygınlaşıyor. Küresel verilere göre, günümüzde dünyada her 8 kişiden 1’i obezite hastası. Yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 43’ü fazla kilolu, yüzde 16’sı obezite sınıfında. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, Türkiye’de tablonun daha da dikkat çekici olduğunu belirterek, “Ülkemizde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 32’si obezite hastası, nüfusun üçte ikisi ise fazla kilolu. Yani, ülkemizde her 3 kişiden 1’i obezite, 2 kişiden 1’i de fazla kilo sorunu yaşamaktadır. Bu oranlar Türkiye’nin Avrupa’nın en kilolu ülkelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır” uyarısında bulunuyor. En önemli nedenleri arasında hareketsiz yaşam tarzı, yüksek kalorili fast-food beslenme alışkanlıkları, artan ekran süresi ve uyku bozukluklarının yer aldığı obezite sadece sağlığı değil,  yaşam  süresini de olumsuz etkiliyor. Araştırmalar, ağır obezite hastalarının hayatını ortalama 8–10 yıl daha erken kaybettiğini ortaya koyuyor.

Obezite cerrahisi hayat kurtarıyor!

Çağımızın önemli sorunu olan obezite; diyabetten kalp hastalıklarına, infertiliteden depresyona, Alzheimer’dan felce kadar çok geniş bir yelpazede ciddi riskler oluşturuyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 5 milyon insan obeziteye bağlı nedenlerle yaşamını yitiriyor. Ülkemizde de kalp krizi, inme ve diyabet kaynaklı ölümlerin önemli bir kısmının temelinde obezite yatıyor. Obezite oranlarında yaşanan artış ve hastalığın sebep olduğu ciddi riskler nedeniyle obezite cerrahisine olan başvurular da gün geçtikçe artıyor. Genel  Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, toplumda çoğu zaman sadece bir “zayıflama ameliyatı” olarak görülen obezite cerrahisinin aslında kişinin yaşam kalitesini ve süresini doğrudan artıran hayati bir gereklilik olduğuna işaret ederek, “Çünkü cerrahi yöntem sonrasında sadece kilo kaybı olmamakta; tip 2 diyabet gerilemekte, hipertansiyon kontrol altına alınmakta, uyku apnesi düzelmekte ve kalp krizi ile inme riski belirgin şekilde azalmaktadır. Obezitenin yaşam beklentisini 10 yıla kadar kısaltabildiği düşünüldüğünde, cerrahinin doğru hastada uygulanmasının ömre yıllar ekleyebildiği bilimsel olarak kanıtlanmıştır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi hakkında en çok merak edilen soruları yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Obezite tedavisinde hedef nedir?

Obezite tedavisinde asıl hedef, fazla kilolarla birlikte obezitenin yol açtığı tip 2 diyabet, hipertansiyon, kalp-damar hastalıkları, uyku apnesi, infertilite ve eklem problemleri gibi hastalıkların kontrol altına alınmasıdır. Başlangıçta diyet, düzenli fiziksel aktivite, uyku düzenlemesi ve davranış değişiklikleri obezitenin temel tedavi yöntemlerini oluşturuyor. Ancak ileri evre obezitede bu yöntemler çoğu zaman kalıcı sonuç vermiyor. Bu noktada obezite cerrahisi, uzun dönemli başarı şansı yüksek tedavi seçeneği olarak öne çıkıyor.

Obezite cerrahisine ne zaman başvuruluyor?

Obezite cerrahisi, mide ve bağırsaklarda yapılan cerrahi değişikliklerle hem besin alımını kısıtlayan, hem de hormonal ve metabolik düzenlemeler sağlayan işlemlerin genel adıdır. Sıklıkla “zayıflama ameliyatı” olarak bilinse de esasen bu ameliyatların amacı metabolik hastalıkları kontrol etmek, yaşam kalitesini artırmak ve süresini uzatmaktır. Uluslararası kılavuzlara göre, vücut kitle indeksi (VKİ) 40 kg/m² ve üzeri olan hastalarda cerrahi tedavi öneriliyor.  Ayrıca, VKİ 35–40 kg/m² arasında olup tip 2 diyabet, hipertansiyon veya uyku apnesi gibi ek hastalıklara sahip olan hastalarda da cerrahi güçlü bir seçenek olarak ön plana çıkıyor. Güncel bilimsel veriler, VKİ 30–34,9 aralığında olup kontrolsüz tip 2 diyabet gibi ciddi metabolik sorun yaşayan hastalarda da ameliyatın faydalı olabileceğini gösteriyor.

Kimler obezite cerrahisinden yararlanabiliyor?

Her hasta, multidisipliner bir kurul (cerrah, endokrinolog, anestezi uzmanı, diyetisyen ve psikiyatrist) tarafından detaylı şekilde değerlendiriliyor.  Kondisyonu yeterli olan, daha önce diyet ve medikal tedavi yöntemleriyle kalıcı başarı sağlanamamış, ameliyat sonrasındaki takiplere uyum gösterebilecek, ciddi psikiyatrik engeli olmayan kişiler ameliyat için aday oluyorlar.

Obezite cerrahisi riskli bir yöntem mi?

Her cerrahi girişimde olduğu gibi obezite cerrahisinin de riskleri mevcut. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, ancak laparoskopik yöntemlerin yaygınlaşması, anestezi güvenliğinin artması ve deneyimli cerrahların uygulamaları sayesinde bu risklerin günümüzde oldukça düştüğünü anlatarak, “Büyük serilerde ölüm oranı yüzde 0,1 civarındadır, yani safra kesesi ameliyatı ile benzer düzeydedir. Obezite cerrahisi doğru merkezde ve uzman ekiplerce uygulandığında güvenli bir tedavi seçeneğidir. Üstelik obezitenin yol açtığı kalp hastalığı, felç ve erken ölüm riskiyle karşılaştırıldığında, cerrahinin sağladığı faydalar çok daha ağır basmaktadır” diyor.

Ameliyata hazırlık sürecinde nelere dikkat edilmeli?

Hazırlık sürecinde, detaylı kan tetkiklerinden endoskopik incelemeye kalp ve akciğer sistemini ortaya koyan yöntemlerden psikiyatrik değerlendirmeye ve diyete kadar pek çok yönteme başvuruluyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Ameliyat öncesinde sigaranın bırakılması, düzenli yürüyüş yapılması ve vitamin-mineral eksikliklerinin giderilmesi, potansiyel riskleri ciddi ölçüde azaltırken hastanın süreçten faydasını maksimum düzeyde artırmaktadır” diye konuşuyor.

Obezite cerrahisinde hangi yöntemler uygulanıyor?

Günümüzde obezite cerrahisinde her yöntemin avantajları ve dezavantajları olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Örneğin reflüsü olan hastalarda bypass daha uygun olabilirken, reflüsü olmayan genç hastalarda tüp mide daha çok tercih edilmektedir” bilgisini veriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, obezite cerrahisi yöntemlerini şöyle özetliyor:

Sleeve gastrektomi (Tüp mide ameliyatı): Midenin yüzde 70–80’inin çıkarıldığı bu yöntemde mide tüp şeklini almaktadır. İştah hormonu olan ghrelin azalmakta, hasta daha az yemekle doyar hale gelmektedir.

Roux-en-Y gastrik bypass: Küçük bir mide poşu oluşturulmakta ve ince bağırsak yeniden düzenlenmektedir Hem kilo kaybı hem de metabolik hastalıkların kontrolünde oldukça etkili bir yöntemdir.

Mini gastrik bypass: Yaklaşık 6 – 8 cm uzunluğunda bir mide poşu oluşturulup belirli bir miktar bağırsak sindirim dışında tutulmaktadır. Tek bir bağlantı yapılması nedeniyle kısa sürede uygulanabilmektedir.

Günlük yaşama ne zaman dönülüyor?

Hastaların ameliyat sonrasında genellikle 3–4 gün içinde taburcu edildiğini anlatan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Masa başı çalışanlar 1–2 hafta içinde işlerine dönebilir. Daha aktif işlerde çalışanlarda bu süre 3–4 haftayı bulabilir. Spor aktivitelerine dönüş ise ortalama 6–8 hafta içinde gerçekleşir” diyor.

Kilo kaybı ne zaman başlıyor?

Obezite cerrahisinin hemen ardından mide hacminin küçülmesi nedeniyle alınan besin miktarı azalıyor, iştah hormonu ghrelinin azalmasıyla birlikte açlık hissi belirgin şekilde düşüyor.  Dolayısıyla, hastalar neredeyse ilk haftalardan itibaren kilo kaybetmeye başlıyor, ilk 1–3 ayda en hızlı kilo kaybı yaşıyorlar.  Doç. Dr. Eyüp Gemici, ameliyatın üzerinden 6–12 ay geçtiğinde fazla kiloların büyük kısmının kaybedilmiş olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Çalışmalar, hastaların ilk 6 ayda fazla kilolarının yarısını, birinci yılın sonunda ise yüzde 60–80’ini verdiklerini göstermektedir. İkinci yıldan itibaren kilo kaybı daha yavaş ilerlemekte ve dengelenmektedir. Bu noktadan sonra amaç, mevcut kilonun korunmasıdır.”

Ameliyat sonrasında tekrar kilo alma riski var mı?

Obezite cerrahisi sonrasında çoğu hasta ilk yıllarda fazla kilolarının büyük kısmını kaybediyor. “Ancak bu kaybın kalıcı olması hastanın yaşam tarzı kurallarına uyumuna bağlıdır” uyarısında bulunan Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Eğer beslenme kurallarına uyulmaz, egzersiz ihmal edilir ya da düzenli doktor ve diyetisyen kontrolleri aksatılırsa, zamanla verilen kiloların bir kısmı geri alınabilir. Araştırmalar, hastaların yaklaşık dörtte birinde uzun vadede belirli ölçüde kilo artışı görülebildiğini göstermektedir. Yüksek kalorili sıvılar, sık atıştırma, düşük protein alımı ve hareketsiz yaşam bu duruma en çok zemin hazırlayan faktörlerdir” diyor.

Obezite cerrahisinden sonra nelere dikkat etmeli?

Obezite cerrahisi sonrasında kalıcı başarı, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyum göstermesine bağlı oluyor. Küçülmüş mideye uygun şekilde beslenmek, küçük porsiyonlar halinde ve yavaş yemek, erken doygunluğu fark etmek açısından önem taşıyor. Yemeklerle birlikte sıvı alınması sindirimi bozup mideyi hızla doldurabileceğinden, sıvıların öğünlerden en az yarım saat önce ya da sonra tüketilmeleri gerekiyor. Beslenmede protein öncelikli olmalı; çünkü yetersiz protein kas kaybına ve metabolik dengenin bozulmasına yol açabiliyor. Ayrıca ameliyat sonrasında vitamin ve mineral emilimi değiştiği için özellikle B12, demir, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin düzenli alınması önem taşıyor. Kilo kaybının sürdürülebilmesi için düzenli fiziksel aktivite yapılması son derece önemli; başlangıçta yürüyüşlerle başlanıp zamanla daha yoğun egzersizlere geçilmesi öneriliyor.

Inditex Grubu ilk yarı finansal sonuçlarını açıkladı

Zara, Zara Home, Massimo Dutti, Pull&Bear, Bershka, Oysho , Lefties markalarının sahibi Inditex, 2025’in ilk yarısında ekiplerin yaratıcılığı ve tam entegre iş modelinin etkili bir şekilde uygulanması sayesinde güçlü operasyonel performansını sürdürdü.

İlkbahar/Yaz koleksiyonlarımız müşteriler tarafından büyük ilgi gördü. Satışlar %1,6 artarak 18,4 milyar avroya ulaştı ve hem mağazalarda hem de online ortamda tatmin edici bir büyüme gösterdi. Sabit kurdaki satışlar ise %5,1 arttı.

Brüt kâr %1,5 artarak 10,7 milyar avroya yükseldi. Brüt kar marjı %58,3’e ulaştı (2024’ün ilk yarısına kıyasla 5 baz puan).

Tüm gider kalemleri olumlu bir gelişme gösterdi. İşletme giderleri %2,2 arttı.

FAVÖK %1,5 artarak 5,1 milyar avroya yükseldi

FAVÖK %0,9 artarak 3,6 milyar avroya, FAVÖK ise %0,1 artarak 3,6 milyar avroya yükseldi

Net gelir %0,8 artarak 2,8 milyar avroya yükseldi

Faaliyetlerden elde edilen fonlar 2025’in ilk yarısında %5 artışla 3,7 milyar avroya ulaştı

Hisse başına 0,84 € tutarındaki 2024 mali yılı nihai temettüsü 3 Kasım 2025’te ödenecektir.

Sonbahar/Kış koleksiyonlarımız müşterilerimiz tarafından büyük beğeni topladı. 1 Ağustos – 7 Eylül 2025 tarihleri arasında sabit kur üzerinden mağaza ve online satışlar, 2024’ün aynı dönemine kıyasla %9 arttı.

Dünya yumurta lesitini talebin yüzde 7’sini tek başına karşılıyor

Özellikle anestezi ilaçları ve parenteral beslenme ürünleri gibi hayati formülasyonlarda kullanılan yumurta fosfolipidlerine olan talep her geçen yıl artarken, bu alanda yapılan yatırımlar küresel pazarda stratejik önem kazanıyor.

Türkiye’de de faaliyetlerini sürdüren Hindistan merkezli VAV Yaşam Bilimleri, modernize edilmiş ve sıfır atık prensibiyle çalışan üretim tesisleri sayesinde bu kritik alandaki üretim kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Şirket, Hindistan’daki AB cGMP sertifikalı tesisinde yıllık 6 ton farmasötik sınıf saflaştırılmış yumurta lesitini üreterek, 85 ton olduğu tahmin edilen küresel talebin yaklaşık yüzde 7’sini tek başına karşılama gücüne erişti.

Yeni yatırımıyla küresel tedarik zincirine büyük katkı sağlayacak

Üretim tesislerinde hayata geçirdikleri yeni yatırımın küresel ilaç endüstrisindeki stratejik konumlarını güçlendirdiğine dikkat çeken VAV Yaşam Bilimleri Genel Müdürü Arun Kedia, “Yumurta fosfolipidleri; propofol gibi anestezi ilaçlarının ve total parenteral beslenme formüllerinin hazırlanmasında kritik rol oynayan parenteral yağ emülsiyonlarının temel bileşenleri arasında yer alıyor. Propofol, genel anestezi pazarında öne çıkan kritik bir ilaç olduğu için bu ilacın formülasyonları, biyouyumluluğu artıran soya yağı gibi doğal trigliseritler ve yumurta lesitini üzerine kurulu. Bu noktada Hindistan Ratnagiri’de bulunan AB cGMP sertifikalı tesisimizde devreye aldığımız kapasite artışıyla farmasötik sınıf saflaştırılmış yumurta lesitini üretimimizi yıllık 6 tona çıkardık. Böylece dünya genelinde 85 ton olduğu tahmin edilen küresel ihtiyacın yaklaşık yüzde 7’sini tek başımıza karşılayacak bir üretim gücüne eriştik. Bu yatırımın Türkiye gibi sağlık yatırımlarının hızla geliştiği pazarlar başta olmak üzere küresel tedarik zincirine büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz” ifadelerini kullandı. 

Yüzde 25’lik payıyla genel anestezi pazarının lideri konumunda

Sektördeki küresel pazar verilerine ilişkin değerlendirmede bulunan Arun Kedia, “Sektör raporlarına göre propofol, yüzde 25’in üzerinde pazar payıyla genel anestezi pazarında lider konumda bulunuyor. Yıllık büyüme oranının yüzde 3,3 olduğu öngörülen küresel genel anestezi ilaçları pazarının 4,978 milyon dolar büyüklüğe ulaştığı tahmin ediliyor. Bunun yanı sıra yumurta sarısı lesitini pazarının da 2030 yılına kadar 386,6 milyon dolara ulaşması ve yüzde 6,4’lük yıllık bileşik büyüme oranıyla ilerlemesi bekleniyor.